Uluslararası hukukta bir egemen devletin, başka bir egemen devlet üzerindeki meşruiyet tartışmalarını “terör” söylemi üzerinden kurgulayarak müdahale zemini oluşturması, Westphalia sisteminin kurucu ilkelerinde derin bir aşınmaya işaret etmektedir. Devletlerin egemen eşitliği, iç işlerine karışmama ve kuvvet kullanma yasağı gibi normlar, güvenlik merkezli söylemler aracılığıyla giderek daha esnek, daha seçici ve daha araçsal biçimde yorumlanmaktadır. ABD yönetiminin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu sınır ötesi bir operasyonla alıkoyarak kendi topraklarına getirmesi, “narko-terörizmle mücadele” başlığı altında gerçekleştirilen açık bir egemenlik ihlalidir. 3 Ocak 2026 itibarıyla tanıklık ettiğimiz bu süreç, yalnızca diplomatik teamüllerin değil, devletler hukukunun da fiilen devre dışı bırakıldığı bir güç politikası pratiğini temsil etmektedir. Donald Trump’ın uyuşturucu trafiğine ilişkin sunduğu veriler eşliğinde bir devlet liderini açıkça “yargılanacak bir suçlu” olarak nitelendirmesi ve buna paralel biçimde dolaşıma sokulan gayri-diplomatik görseller, uluslararası ilişkilerde giderek normalleşen “kamusal aşağılama” stratejisinin parçasıdır. Gücün, yalnızca askeri ve hukuki değil; sembolik ve psikolojik düzlemde de tahakküm kurduğu bir dönemden geçilmektedir. Daha da kritik olan ise, uluslararası sistemin bu tür radikal müdahaleleri giderek artan biçimde “zorunlu”, “meşru” ve “kaçınılmaz” olarak rasyonalize etmesidir.

Yaklaşık 303 milyar varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip Venezuela’ya yönelik olarak dile getirilen “demokrasi getirme”, “petrol altyapısını ayağa kaldırma” ve “şirketler aracılığıyla yönetim” vaatleri, müdahalenin insani gerekçelerden ziyade jeo-ekonomik çıkarlar temelinde şekillendiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Orta Doğu ve Afrika örneklerinde tecrübe edilen “demokrasi ihracı” ve “çatışma sonrası istikrar inşası” modelleri, dışarıdan dayatılan rejim değişikliklerinin barıştan ziyade kurumsal zafiyet, siyasal kırılganlık ve kronik istikrarsızlık ürettiğini defalarca göstermiştir. Venezuela örneğinde de halkın kendi kaderini tayin hakkı (self-determination) sistematik biçimde göz ardı edilmekte; ekonomik, siyasal ve sosyal krizler askeri müdahale için işlevsel bir kaldıraç haline getirilmektedir. Bu yaklaşım yalnızca Venezuela’ya değil, ABD ile stratejik uyum göstermeyen tüm siyasal aktörlere yönelik açık bir mesaj içermektedir: Egemenlik, sistemle uyumlu aktörler için korunmakta olup; sisteme uymayanlar ise bypass edilerek sistemden atılır. Bu durum, uluslararası düzen açısından son derece tehlikeli bir emsal yaratmaktadır.

Sonuç olarak, Venezuela örneğinde olduğu gibi retorik ne kadar profesyonelce süslenirse süslensin, bir devletin iç işlerine bu ölçekte müdahale edilmesi kabul edilemez. “Operasyon” başlığı altında yürütülen bu tür girişimler, doğrudan uluslararası hukukun ihlalidir. Mevcut ekonomik ve siyasal krizlerin çözümü, egemen bir halkın iradesinden koparılarak yabancı bir gücün inisiyatifine bırakılamaz. Aksi halde bu müdahale pratiği, küresel sistemi daha güvenli değil; çok daha kırılgan hale getirecek bir normatif çöküşün habercisidir.