Ankara, 2 Mayıs 2024 tarihinden itibaren İsrail'le her türlü ihracat, ithalat ve transit ticareti tüm ürün gruplarında resmî olarak durdurduğunu ilan etmiş; hatta iki ülke bayraklı hava ve deniz taşımacılığının dahi yapılmadığını kamuoyuna defalarca teyit etmiştir. Bu, sembolik değil, bürokratik olarak uygulamaya konmuş bir karardır.
Ne var ki 2026 Şubat ayında TBMM'ye taşınan bir parlamento önergesi, bu resmî tabloyu karmaşıklaştıran bir veri seti ortaya koydu. Ana muhalefet CHP'den milletvekilleri, Türkiye İstatistik Kurumu'nun dış ticaret istatistiklerinde yer alan "Gizli Ülke" kalemine dikkat çekerek, bu kalemin 2025 yılında 2,1 milyar dolarlık bir ticaret hacmine karşılık geldiğini iddia etti. Daha somut bir veri noktası ise İsrail Merkezi İstatistik Bürosu'nun (CBS) kendi kayıtlarından geliyor: bu kayıtlara göre 2025 yılında Türkiye'den İsrail'e 924,1 milyon dolar değerinde ihracat gerçekleşmiş, 2026'nın Ocak ayında bile bu rakam 82,1 milyon dolara ulaşmıştır. Yani resmî "tam durdurma" kararının 21. ayında gerçekleşen ihracat rakamları Türkiye ve İsrail ilişkilerinin kamuoyuna yansıtılan kısmı ile görünmeyen boyutları üzerindeki tartışmaları beraberinde getirmiştir. Ticaret Bakanlığı bu iddiaları kesin bir dille yalanlamış, TÜİK verilerinin yanlış yorumlandığını savunmuştur; mesele TBMM'de bakan yanıtı bekleyen bir önerge olarak askıda kalmıştır.
Bu anlaşmazlığın kim haklı sorusundan bağımsız olarak, kendisi başlı başına önemli bir veridir: iki ülke arasındaki ekonomik ilişkinin gerçek boyutu, siyasi söylemin çok gerisinde kalan, kısmen opak bir alan hâline gelmiştir. Bu opaklık, klasik uluslararası ilişkiler literatüründeki "ekonomik karşılıklı bağımlılık" (economic interdependence) tartışmasına ilginç bir açıdan katkı sunmaktadır. Devletler arası siyasi söylem tam bir kopuşu işaret ederken, altyapısal-ticari bağların (üçüncü ülkeler, serbest bölgeler veya özel sektör kanalları üzerinden) tam anlamıyla sıfırlanması güçtür. Ayrıca bu direnç, iki tarafın da açık bir askeri çatışmaya girmesinin önündeki görünmeyen ama gerçek bir fren mekanizması olarak işlev görebilir. Söylem düzeyinde "sıfır ilişki" ilan eden bir devletin dahi tam bir ekonomik kopuşu sağlayamaması, iki toplumun/ekonominin yapısal olarak ne denli iç içe geçtiğinin bir göstergesidir.
Asıl Rekabet: Silah Pazarında Yer Değiştirme
Kamuoyunda "Türk ordusu ne kadar güçlü" tartışması genellikle soyut bir güç kıyaslaması olarak ele alınıyor. Oysa İsrail'in stratejik çevrelerindeki asıl endişenin kaynağı, çok daha somut ve ölçülebilir bir alanda yatıyor: küresel savunma sanayii ihracat pazarındaki yer değişimi.
SIPRI'nin 2026 raporuna göre Türkiye, küresel silah ihracatında yüzde 1,8'lik payla dünyanın 11. büyük ihracatçısı konumuna yükseldi bu pay son beş yılda ikiye katlandı. Aynı raporda İsrail, yüzde 4,4 payla 7. sırada yer alıyor; yani halen Türkiye'nin önünde, ama fark hızla kapanıyor. Bu tablonun arkasındaki en çarpıcı örnek Baykar'dır: şirket 2025 yılında 2,2 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirmiş, gelirinin yüzde 88'i yurt dışı satışlardan oluşmuş ve üç yıl üst üste dünya SİHA ihracat pazarında liderliğini korumuştur. Türk savunma sanayii ihracatı 2000 yılında 200 milyon dolar iken 2025'te 10,5 milyar dolara ulaşarak 25 yılda 52 kat büyümüştür.
Bu veri, Türkiye-İsrail rekabetinin yalnızca bölgesel güvenlik alanında değil, üçüncü ülkeler pazarında doğrudan bir müşteri rekabetine dönüştüğünü göstermektedir. Türkiye'nin İHA/SİHA ve zırhlı araç ihracatının yoğunlaştığı Orta Doğu, Afrika ve Asya-Pasifik pazarları, geleneksel olarak İsrail savunma sanayiinin de öncelikli müşteri havzasıdır. Dolayısıyla İsrail açısından Türkiye'nin Suriye'de artan askeri-teknik nüfuzu, yalnızca sınır güvenliği meselesi değil, aynı zamanda Türkiye'nin "sahada kanıtlanmış sistem" (battle-tested) itibarını daha da pekiştirecek bir reklam alanı olarak da okunabilir. Zira savunma sanayiinde ihracat kararlarını en çok etkileyen faktörlerden biri, bir sistemin gerçek çatışma koşullarında gösterdiği performanstır. Bu çerçevede, İsrail'in Suriye'deki Türk varlığını sınırlama çabası, klasik güvenlik kaygısının ötesinde, kendi savunma sanayii ihracat pazarındaki konumunu koruma refleksiyle de örtüşen bir motivasyon taşıyor olabilir.
Ebu Zuhur saldırısı sonrası nispeten az öne çıkan bir gelişme, on ülkenin dışişleri bakanlıklarının ortak bir açıklamayla saldırıyı kınamasıdır. Cezayir, Endonezya, Filistin, Katar, Lübnan, Malezya, Moritanya, Pakistan, Somali ve Suudi Arabistan. Bu liste, tek başına bir ayrıntı gibi görünse de, bölgesel diplomatik hizalanma açısından okunmaya değer bir veridir. Listenin Suudi Arabistan ve Katar gibi Washington'la yakın ilişkili, İsrail'le normalleşme sürecinde farklı aşamalarda bulunan ülkeleri de içermesi, İsrail'in Suriye'deki askeri hareket serbestisinin, kendi diplomatik normalleşme ağı içindeki ülkeler nezdinde dahi rahatsızlık yarattığını göstermektedir. Bu, İsrail'in Abraham Anlaşmaları sonrası inşa etmeye çalıştığı bölgesel meşruiyet zemininin, Suriye özelinde attığı adımlarla gerilmeye başladığının bir işareti olarak okunabilir ki bu, Ankara'nın diplomatik izolasyon riskinden çok, İsrail'in kendi bölgesel ittifak mimarisinin kırılganlığına işaret eden, nispeten az tartışılan bir boyuttur.
Bu üç veri seti i) ticaretin resmî söylemle örtüşmeyen seyri, ii) savunma sanayii pazarındaki doğrudan rekabet, iii) bölgesel diplomatik tepkinin İsrail'in kendi ittifak ağını da içermesi bir araya getirildiğinde, kriz analizine genellikle yansımayan bir katman ortaya çıkıyor. Türkiye-İsrail geriliminin söylem düzeyi, altta yatan yapısal ilişkilerden (ekonomik, ticari, sınai) çok daha keskindir. Bu tutarsızlık iki yönde de okunabilir.
Birincisi İyimser okuma, ekonomik ve ticari bağların tam kopmamış olmasının, iki ülke arasında hâlâ bir "geri dönüş kapasitesi" bıraktığı yönündedir. Yani söylemsel sertlik, taraflardan birinin gerçek bir çatışma iradesi taşımadığının, daha çok iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik bir performans olduğunun göstergesi olabilir.
İkincisi Kötümser okuma, savunma sanayii verilerinin ortaya koyduğu doğrudan rekabetin, siyasi söylemden bağımsız olarak kendi mantığıyla ilerleyeceği ve zamanla siyasi ilişkiyi de peşinden sürükleyeceği yönündedir. Zira pazar payı kaybı, bir devlet için itibar ve gelir kaybı anlamına geldiğinden, salt diplomatik jestlerle yönetilebilecek bir alan değildir.
Hangi okumanın baskın çıkacağı, büyük ölçüde İsrail'in Ekim 2026 seçim sürecinin sonucuna ve Şam yönetiminin konsolidasyon hızına bağlı kalacaktır. Ancak şu an için söylenebilecek olan, bu gerilimin yalnızca hava üsleri ve askeri heyetler üzerinden değil, aynı zamanda gümrük istatistiklerinde ve ihracat pazarlarında da sessizce devam ettiğidir ve bu ikinci cephe, kamuoyunda bazı alanlarda tartışılsa da tam anlamıyla genele tezahür etmemiştir. Dolayısıyla günümüz savaş koşullarında belirleyici faktörler klasik savaş anlayışımızın ötesinde ekonomik ve küresel bağlılıklardır. Bugün İsrail, Türkiye üzerinde tehdit dili inşa etse de tehditlerin sahada bir güç olarak yansıması her iki devletin ekonomisini ve askeri kapasitesini zorlayacaktır. Özellikle son dönemlerde gerçekleşen Mekke Anlaşmasıyla birlikte kurulan yeni Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ittifakı bu çerçevede sözleşme maddelerinde dikkat çekilen başlığın herhangi bir ülkeye saldırılması durumunda kolektif hareket etmeyi öngörmesi bu gerilimin farklı bir boyuta taşınacağını göstermektedir.
İsrail’in Suriye’deki güç denemeleri Türkiye’yi kışkırtma tabanlı ilerlese de Türkiye İsrail’in inşa ettiği bu retoriğe ve saldırgan politikaya askeri harekatla karşılık vermemiştir. İki ülkenin doğrudan karşı karşıya gelmesi durumunda hangisinin galip geleceği tartışmaları silah envanterleri ve askeri kapasite üzerinden okunsa da bu okuma tek başına yeterli değildir. İki devletin karşı karşıya gelmesi ve üstünlük sağlaması için güçlü silahlara sahip olması yeterli değildir. Bunun örneklerini Ukrayna savaşı ve mevcut İran çatışmalarında görmek mümkündür. Dolayısıyla çatışma sürecini: coğrafi koşullar, stratejik planlama ve askeri stratejiler olarak birlikte analiz etmek gerekmektedir.
Aşağıdaki infografi çalışmasında Türkiye ve İsrail’in askeri ve savunma kapasitesi karşılaştırması yapılmıştır.

Her iki devletin aktif askerî gücüne ilişkin mevcut veriler farklılık göstermektedir. Özellikle güvenlik gerekçeleriyle kamuoyuna açıklanmayan veriler, iki ülkenin askerî kapasitesinin tam anlamıyla simetrik bir biçimde karşılaştırılmasını güçleştirmektedir. Bununla birlikte, bu infografik çalışmasının temel amacı, iki devletin mevcut askerî kapasitesine ilişkin genel bir çerçeve ortaya koymaktır.
İsrail’in toplam nüfusunun bu parametre içerisinde değerlendirilmesinin temel nedeni, ülkede uygulanan askerlik sistemiyle ilişkilidir. “Nation in Arms” olarak kavramsallaştırılan silahlanmış toplum yaklaşımı, Harediler gibi belirli istisnalar dışında, İsrail vatandaşlarının kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin askerlik yükümlülüğüne tabi olmasını ve askerî eğitimin yalnızca aktif hizmet dönemiyle sınırlı kalmayarak yaşam boyu sürdürülebilir bir kapasite olarak yapılandırılmasını ifade etmektedir. Bu nedenle İsrail’in askerî kapasitesini değerlendirirken yalnızca aktif personel sayısına odaklanmak, ülkenin seferberlik ve yedek kuvvet kapasitesini göz ardı etme riski taşımaktadır.
Bununla birlikte, iki devletin savunma envanterleri karşılaştırıldığında yalnızca sahip olunan platformların sayısına odaklanmak yeterli değildir. Her bir hava, kara ve deniz platformunun üretimi, operasyonel hazırlık seviyesinin korunması, bakım ve idamesi, yakıt ihtiyacı ile mühimmat ve yedek parça tedariki önemli maliyetler doğurmaktadır. Dolayısıyla askerî kapasitenin gerçek anlamda belirleyici unsurlarından biri, sahip olunan platformların niceliğinden ziyade bu kapasitenin ne kadar süreyle ve hangi yoğunlukta sürdürülebileceğidir. Başka bir ifadeyle, bir uçağı havalandırabilmek kadar, operasyonel süreç içerisinde gerekli yakıt ve mühimmat ikmalini sürdürebilmek; kullanılan veya kaybedilen mühimmatın ne ölçüde ve ne hızda ikame edilebileceğini güvence altına almak da stratejik kapasitenin temel unsurlarıdır. Bu çerçevede, savaşın başlatılması tek başına askerî gücün göstergesi olarak değerlendirilmemelidir. Asıl belirleyici unsur, çatışmanın ortaya çıkaracağı çok boyutlu askerî, ekonomik, lojistik ve siyasi maliyetlerin ne ölçüde sürdürülebilir olduğudur. Bu nedenle Türkiye’nin son dönemdeki güçlü söylemlerine rağmen, karar alma süreçlerinin yalnızca retorik düzeyde şekilleneceğini ve Türkiye’nin doğrudan askerî çatışmayı tercih eden bir politika izleyeceğini düşünmüyorum.
Her iki ülke arasındaki ikili ilişkiler, Suriye’de değişen güç dengeleri ve bölgesel nüfuz ile savunma pazarındaki rekabet, Türkiye ve İsrail’i belirli alanlarda karşı karşıya getirmektedir. Bununla birlikte mevcut koşullar değerlendirildiğinde, iki devlet arasında doğrudan ve aktif bir askerî çatışmanın ortaya çıkmasının önemli maliyetler ve riskler barındırdığı görülmektedir. Bu nedenle tarafların askeri bir çatışmadan ziyade diplomatik, ekonomik ve dolaylı güç unsurlarını kullanarak bu gerilimi sürdürmesi daha olası görünmektedir. Bununla birlikte, İsrail’in Suriye’deki faaliyetlerinin Türkiye’nin doğrudan güvenlik çıkarlarını tehdit edecek bir boyuta ulaşması veya Türk askerî personelini doğrudan hedef alan eylemlerin gerçekleşmesi durumunda Ankara’nın mevcut tutumunu yeniden değerlendirmesi ve askerî karşılık verme seçeneğini gündemine alması mümkündür. Dolayısıyla mevcut durumda doğrudan bir askerî çatışma düşük olasılıklı görünse de, tarafların Suriye sahasındaki faaliyetleri ve birbirlerinin kırmızı çizgilerine yaklaşma düzeyi, çatışma riskinin gelecekteki seyrini belirleyecek temel unsurlar arasında yer almaktadır.


Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz!