Gazze'de uzun süredir devam eden çatışmanın boyutları İsrail ve Filistin arasındaki bölgesel bir sorun olmanın ötesinde, uluslararası güvenliği doğrudan etkileyen ve derin insan hakları ihlallerine yol açan küresel bir mesele olarak değerlendirilmelidir. İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri operasyonları, yüksek sivil kayıpları, abluka politikaları ve temel insani ihtiyaçlara yönelik kısıtlamaları Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşlar tarafından sürekli olarak uluslararası hukuk ihlalleri olarak rapor edilmiştir (Karimy & Safaei, 2024). Ancak uluslararası örgütlerin bu ihlallere karşı kısıtlı yaptırım gücü ve özellikle ABD'nin koşulsuz desteği bölgede adalet ve barışın tesis edilmesini imkânsız hale getirmektedir.
Tarihsel Arka Plan ve Çatışmanın Kökleri
İsrail-Filistin çatışmasının başlangıcı, 1948'de İsrail'in kurulması ve ardından yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesiyle karakterize edilen Nakba'ya kadar uzanmaktadır. 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan sonra İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'yı işgal etmesi, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını giderek kısıtlamıştır (Domi & Lata, 2025). Bu dönemde Gazze, İsrail'in doğrudan kontrol alanına girmiş ve İsrail 2005 yılında askeri olarak geri çekilse de ekonomik, siyasi ve askeri kontrolünü sürdürmüştür. Bu bağlamda Gazze, dünyanın en yoğun nüfus barındıran ve tecrit edilmiş bölgelerinden biri haline gelmiş ve abluka politikası derinleşen bir insanlık krizine neden olmuştur. İsrail'in uyguladığı kara, deniz ve hava ablukası tek başına güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacağı gibi, toplu cezalandırma anlamına gelen bir uluslararası hukuk ihlali olarak da değerlendirilmektedir (Alsharawnah, 2025).
İsrail, Gazze'deki operasyonlarını çoğunlukla "terörle mücadele" söylemiyle meşrulaştırmaktadır. Ancak yapılan bu saldırılarda orantısız şekilde sivillerin hedef alınması, sağlık altyapılarının, eğitim kurumlarının ve BM'ye bağlı tesislerin vurulması, uluslararası insancıl hukuk açısından "savaş suçu" niteliği taşımaktadır (Karimy & Safaei, 2024).
İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün raporlarına göre, İsrail'in kullandığı ayrım gözetmeyen bombardıman yöntemleri, savaş hukukunun temel ilkelerinden olan "sivilleri koruma" ve "orantılılık" ilkesini ihlal etmektedir. Bunun yanında, Gazze'de elektriğin, suyun ve ilaç girişinin engellenmesi, "insani felaket" tanımını aşan, sistematik insan hakları ihlalleri kategorisine girmektedir.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlar, İsrail'in Gazze'deki ihlallerini raporlamış ve bazı durumlarda kınama kararları almıştır. Ancak bu kurumların etkili yaptırımlar uygulayamaması, uluslararası sistemde büyük bir boşluğun oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle BM Güvenlik Konseyi'nde ABD'nin vetosu, İsrail'in sorumluluktan kaçmasına imkân tanımaktadır (Domi & Lata, 2025).
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin savaş suçları soruşturmaları ise büyük ölçüde siyasi baskılar nedeniyle oldukça ağır ilerlemekte ve uluslararası hukukun işlevsizliğini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda Filistin meselesi, uluslararası adaletin seçici işleyişinin en çarpıcı örneklerinden birini temsil ediyor.
ABD, İsrail'e verdiği diplomatik, askeri ve ekonomik destekle çatışmanın devam etmesinde en belirleyici aktörlerden biri durumundadır. Washington yönetimi, İsrail'in "meşru müdafaa hakkı" söylemini sürekli tekrarlayarak herhangi bir uluslararası baskıyı bertaraf edebilmektedir (Alsharawnah, 2025).
ABD'nin bu yaklaşımı bölgesel dengelerin yanı sıra küresel güvenlik mimarisini de etkilemektedir. Ukrayna savaşında Rusya'ya karşı insan hakları ve uluslararası hukuk vurgusu yapan Batı'nın Gazze'de aynı tutarlılığı gösterememesi, uluslararası sistemdeki çifte standart algısını pekiştirmektedir. Bu tutarsız yaklaşım küresel düzeyde Batı karşıtı söylemi beslerken Rusya ve Çin gibi aktörlere diplomatik alan yaratmaktadır.
Rusya'nın Kafkasya'daki barış arayışlarında, özellikle Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında görüldüğü üzere, arabuluculuk yapması bölgesel güvenlik mimarisinde bir rol üstlenme çabasını göstermektedir. Ancak aynı Rusya'nın başta Suriye olmak üzere Ortadoğu'daki politikaları büyük ölçüde askeri çıkarlarla bağlantılıdır.
Moskova ise Gazze konusunda Batı'ya karşı eleştirel bir tutum benimsemiş ve ABD'nin çifte standartlarına vurgu yapmıştır. Orta Doğu'daki barış girişimlerinin başarısız olmasının nedenlerinden birisi de budur: uluslararası aktörlerin müdahaleleri çoğunlukla gerçek bir barış vizyonuna değil, kendi jeopolitik çıkarlarına dayanmaktadır.
İnsan Hakları İhlalleri Bağlamında Gazze
Abluka sağlık hizmetlerine erişimi engellemekte, çocukları ve kadınları orantısız bir şekilde etkilemekte ve BM tarafından tanımlanan "insanlığa karşı suçlar" kategorisine yaklaşarak kitlesel yerinden edilmelere yol açmaktadır (Karimy & Safaei, 2024). Özellikle çocukların yaşadığı travmalar, eğitimin sürekli kesintiye uğraması ve kuşaklar boyu süren yoksulluk döngüsün açlık, uluslararası toplumun kolektif başarısızlığının bir yansımasıdır.
Gazze'de devam eden çatışma bölgesel bir kriz olmanın ötesinde küresel güvenlik için de doğrudan bir sorun teşkil etmektedir. Çatışmanın devam etmesi radikalleşme eğilimlerini artırmakta, mülteci krizlerini tetiklemekte ve bölgedeki devletlerin iç istikrarını baltalamaktadır (Domi & Lata, 2025).
Üstelik İsrail'in güvenlik stratejisinin münferit olarak askeri güç kullanımına dayanması, uzun vadeli çözüm perspektifinden yoksundur. Bu politika, sürekli bir şiddet döngüsü üretmekte ve "güvenlik" kavramının, "insan güvenliği" boyutunu tamamen dışlamaktadır.
Nitekim Gazze'deki çatışma, uluslararası toplumun samimiyet testine dönüşmüştür. ABD'nin koşulsuz desteği, uluslararası örgütlerin etkisizliği ve diğer büyük güçlerin jeopolitik hesapları, Gazze halkını sürekli bir şiddet döngüsüne mahkûm etmektedir. Bu tablo, uluslararası hukukun ve güvenlik mimarisinin de meşruiyetini sorgulatmaktadır.
Devletlerin bu soykırıma yalnızca “Gazze yalnız değildir” sloganı atması yeterli değildir. İsrail’in bu eylemlerine rağmen sert müdahale yapılmaması işgali meşrulaştırmakta ve bu soykırımın daha da derinleşmesine neden olmaktadır. Devletlerin kolektif sorumluluk temelinde bu soruna acil ve etkin bir çözüm geliştirmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Gazze’de sivillere yönelik uygulamalar, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları normları bakımından “sistematik şiddet” ve “kolektif cezalandırma” nitelikleri taşımaktadır. Bu yaklaşım, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinde tanıklık edilen yöntemleri çağrıştırmakta; bireylerin temel varlık haklarını yok sayan mekanik bir şiddet düzenini yeniden üretmektedir.
Tarihte Yahudi halkına yönelik soykırım deneyimini yaşamış bir ulusun, bugün aynı gerekçelerle başka bir halka sistematik zulüm uygulaması, hem tarihsel hem de hukuksal açıdan derin bir çelişkiyi yansıtmaktadır. İsrail’in kendi güvenliğini “meşru müdafaa” kavramı üzerinden mutlaklaştırarak işgali sürdürmesi, uluslararası normların seçici uygulanışının en açık örneklerinden biridir. Dahası, bu söylem, insan haklarının evrenselliğini araçsallaştırmakta ve uluslararası toplumun meşruiyet iddiasını ciddi biçimde zedelemektedir.
Gerçek bir barışın tesisi için, uluslararası aktörlerin çifte standartlardan uzaklaşarak evrensel değerleri esas alması ve adalet merkezli bir yaklaşım geliştirmesi elzemdir.


Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz!